Ayşe Demir
20.06.2026 22:18:38
Deprem Haberciliği mi, Korku Ticareti mi?
Düzce, deprem gerçeğini kitaplardan öğrenmiş bir şehir değil. Bu şehir, sarsıntının ne demek olduğunu yaşamış; enkazın, kaybın, korkunun ve uzun yıllara yayılan travmanın içinden geçmiş bir şehir.
Bu nedenle Düzce’de deprem haberi yapmak, herhangi bir şehirde sıradan bir “son dakika” başlığı atmaktan çok daha ciddi bir sorumluluk gerektirir.
Son günlerde Türkiye’nin farklı noktalarında meydana gelen küçük çaplı sarsıntılar ya da Düzce’de kısa süreli tedirginliğe yol açan, çoğu zaman hissedilmeyen ve herhangi bir hasara neden olmayan mikro hareketlilikler üzerinden atılan abartılı manşetler, bu sorumluluğun ne kadar kolay unutulduğunu bir kez daha gösterdi.
Elbette deprem haber değeri taşır. Elbette vatandaşın doğru, hızlı ve güvenilir bilgiye ulaşması gerekir. Ancak mesele tam da burada başlıyor. Habercilik, “deprem oldu” demekle bitmez. Nerede oldu, kaç büyüklüğünde oldu, derinliği neydi, Düzce ile ilgisi neydi, hissedildi mi, herhangi bir olumsuzluk var mı, resmi kurumların açıklaması ne yönde? Bunlar verilmeden atılan her büyük başlık, haberden çok panik üretir.
Düzce gibi deprem bölgesi olan, geçmişinde ağır afet tecrübesi bulunan bir şehirde, her küçük sallantıyı büyük felaket çağrışımı yapan başlıklarla servis etmek kamuoyunu bilgilendirmek değil, vatandaşın sinir uçlarıyla oynamaktır.
Bir başka şehirde meydana gelen düşük şiddetli bir depremi, Düzce’de büyük bir tehlike varmış algısı oluşturacak şekilde manşete taşımak da aynı şekilde sorunludur. Çünkü Düzceli deprem kelimesini görünce sadece bir haber okumaz; geçmişi hatırlar, ailesini düşünür, evinin sağlamlığını sorgular, çocuklarının korkusunu hisseder.
Bu hassasiyet yok sayılarak yapılan yayıncılık, gazetecilik refleksi değil, tıklanma refleksidir.
Deprem gerçeğini konuşmak başka, deprem korkusunu köpürtmek başkadır. Düzce’nin ihtiyacı olan şey abartılı başlıklar değil; yapı güvenliği, kentsel dönüşüm, afet hazırlığı, toplanma alanları, denetim, eğitim ve bilinçtir. Gerçek gazetecilik de küçük sarsıntıları büyük felaket gibi sunmakta değil, bu şehrin afetlere ne kadar hazır olduğunu sorgulamakta aranmalıdır.
Bugün Düzce’de sorulması gereken soru şudur:
Bir sallantı olduğunda kaç bina riskli? Kaç okul, kaç kamu binası, kaç iş yeri afet yönetimi açısından hazır? Vatandaş en yakın toplanma alanını biliyor mu? Yerel yönetimler ve ilgili kurumlar deprem öncesi hazırlık konusunda ne yaptı, neyi eksik bıraktı?
İşte haber budur.
Yoksa herhangi bir hasara yol açmayan, çoğu zaman vatandaşın büyük kısmı tarafından hissedilmeyen küçük bir hareketliliği “korkutan deprem”, “Düzce sallandı”, “panik yaratan sarsıntı” gibi ifadelerle büyütmek, deprem travması yaşamış bir kente karşı özensizliktir.
Düzce’nin deprem gerçeği zaten ortadadır. Bunu hatırlatmak için korku manşetlerine gerek yoktur. Bu şehir depremi unutmasın, evet. Ama her küçük sarsıntıda yeniden korkuya mahkûm da edilmesin.
Gazetecilik, halkı uyarmakla yükümlüdür; ürkütmekle değil.
Düzce’de deprem haberciliği yapılacaksa, bunun dili de sorumluluğu da farklı olmak zorundadır. Çünkü bu şehirde deprem sadece yerin hareketi değildir; hafızanın da sarsılmasıdır.
